
İşte Öyle Bir Şey
Hani bir yağmur yağar ya bazen... (Birden aklınızı uzun zamandır haber
alamadığınız, ne yaptığını bilmediğiniz eski sevgiliniz gelir. ) Hani gök
gürler ya arkasından... ( Arayıp, aramama arasında gidip gelirsiniz.
İçinizden bir ses "ara" demektedir ve o ses giderek yükselmektedir. Telefon
ellerinizdedir, numaralar aklınızda. Dayanamaz, dokunursunuz tuşlara.) Hani
şimşekler çakar ya peşinden... ( O da çok sevinmiştir sesinizi duyduğuna.
"Nasılsın" diye sorarsınız ama aslında merak ettiğiniz şey "Bensiz nasılsın"
dır.)
Hani ıssız yoldan geçerken... *
*(Duyduğunuz ses öyle tanıdıktır ki, güven verir size. Birlikte
paylaştığınız anılar birer birer geçit yapmaya başlar önünüzden.) Hani bir
korku duyar ya insan... (Sesini test etmeye çalışırsınız. En ufak bir
titremeyi, en ufak bir heyecan kırıntısını kendinize yontarsınız. "Demek o
da etkileniyor" dersiniz. Ya da tam tersi... Sesindeki soğukluğu
algılamaktan korkarsınız. O soğukluk, size dair içinde hiçbir şey
kalmadığını gösterecektir ve bununla yüzleşmek o an içinde hiç de işinize
gelmeyecektir.) Hani bir şarkı söyler içinden... ( Söylemek istediğiniz çok
şey vardır. "Özledim" demek istersiniz ama bunu içinizden söylersiniz. Aynı
şekilde karşılık görememeyi kaldıramacağınız için tedirginsinizdir.)
Hani eski bir resme bakarken... *
*(Sahi neden ayrılmıştınız? Neydi bu aşkı bitiren şey? Düşündüğünüzde de ne
anlamsız gelir. Belki basit bir kavga, belki bir kıskançlık. Belki de bir
ihanet. Ama hiçbir şeyin önemi yoktur artık. Oradasınızdır, onun yanında.
Gözünüzün önünde hep onunla olduğunuz anlar vardır.) Hani yılları sayar ya
insan... ( Ayrıldığınız ilk anlarda ne kadar da umutsuzdunuz. Günler,
geceler geçmek bilmezdi, sayardınız ama bitmezdi.) Hani gözleri dolar ya
birden... ( Gözyaşları hücuma kalkmaya hazır askerler gibi beklemektedir
gözlerinizin içinde. Konuştukça ağlamamak için zor tutarsınız kendinizi.
"Neden" demek istersiniz. "Neden bitti"... diyemezsiniz, dudaklarınızı
ısırırsınız. İçinize akar göz yaşları çaresiz. Zayıflığınızı anlamasını
istemezsiniz.)
Hani yıldızlar yanıp sönerken... *
*( Oydu yıldızınız bir zamanlar. Siz her yıldıza onun adını verirdiniz.)
Hani bir yıldız kayar ve insan... (Ama yoktur o yıldız artık. Yıldızsız
gecelerde yaşamaya mahkumsunuzdur ya da kendinize yeni bir yıldız
bulmuşsunuzdur.) Hani bir telaş duyar ya birden.. ("Ne yapıyorum ben?" diye
sormaya başlarsınız bir anda. Telefonu "Kendine iyi bak" sözüyle kaparsınız
ve yalnız kalırsınız. Bir garip duygu çöker omuzlarınıza... Ve o duyguyla
uyuyakalırsınız.)
Sabah uyanırsınız ve sorarsınız kendinize "Neydi bu?"... Cevabı yoktur.
Çünkü "İşte öyle bir şey"dir bu... O an yaşadığınız ve belki de bir daha hiç
yaşamayacağınız bir şey...*

Uğur Deniz Ülkegül
Gelirsen pırıl pırıl bakışlarınla gelmelisin ve mutlulugu asmalısın sol
omzuna. Bakıslarına kan dökmemelisin, kinden, nefretten, her tür
tuzaktan arinarak çıkmalısın yola. Hayatı taşıyacak kadar yürekli
olmalı küçük parmaklarin, avuçlarının içiyse her dem ıslak olmalı.
Gelirsen gözlerini getirmelisin, içlerinde bakmaya doyamayacagım umut
dolu gözbebeklerini de almalısın yanına. Bir ceylanı bile kıskandıracak
o nefis yürüyüşünle gelmelisin bana. Yürek titreten gülüslerini de
almalisin yanina ve akmalısın yüregime daha ilk merhaba demek için
hazırlık yaptıgım anda.
Ardında bıraktıgın sözcüklerin tümünü silerek hafizandan, o öpmeye
kıyamadıgım dudaklarınla gelmelisin. Günesi getirmelisin gelirken,
karanlıkların üzerine çullanmalıyız seninle ve içimize gömmeliyiz
karanligi.
Hayatla basa çıkabılecek kadar sert, en küçük kırılmada parçalanacak
kadar yumusak bir yürekle gelmelisin bana gelirsen.
Minicik öykülerinle gelmelisin, bir kedi kadar sessiz, bir kaplan kadar
yırtıcı olmalısın yola çıktıgın andan itibaren. Seni dinleme zevkini de
getirmelisin bana, dudaklarindan dökülen her sözcügü içmeliyim kana
kana.
Feslegen kokulu saçlarınla gel gelirsen ve içinden topladigin
çiçeklerini ver bana. Yüreginden sessizce süzülen nehirlerini getir
bana, utangaçlıklarını, sokulganlıklarını, çılgınlıklarını da yanına yoldas
yaparak.
Ama neyse sen bana aldirma. Unut yukarida istediklerimin tümünü.
"Gelirsen Sadece Kendini Getir Bana..."
Her şey sende gizli
Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif
kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakini gördüğüdür rengin
Yaşadıklarını kar sayma
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna
Ne kadar yaşarsan yaşa
Sevdiğin kadardır ömrün
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme, bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi;
Sevdiğin kadar sevileceksin
Ay ışındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak
Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü his ettiğin kadar güçlü
Kendini güzel hissettiğin kadar güzel
İşte budur hayat, işte budur yaşamak
Bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün;
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin
Bunu da öğren;
SEVDİĞİN KADAR SEVİLİRSİN
CAN YÜCEL
İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.
Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan
içi içine sığmaz artık ve anlar ki, suya aşık olmuştur.
İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
"Sırf senin hatırın için ey su" diye...
Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
bir şeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.
Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba
"Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.
Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek,
alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.
Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni
seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...
Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.
Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der
ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek
artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...
Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben,
gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum
karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder
çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez."
Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum...
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.
Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
"Seni seviyorum" demek yetmemektedir...
Çok uzun yıllar önce iki kır çiçeği birbirlerine aşık olurlar. Her bahar diğer çiçekler gibi onlarda açıp güneşe merhaba derler. Fakat bir bahar başlangıcı bu çiçeklerden biri diğerine; “Biz diğer çiçekler gibi bu bahar açmayalım, kışın ortasında herkesin soğuktan kaçtığı karlı günlerde açalım ki, bütün doğa bize ait olsun” der ve ikisi de o bahar açmamaya karar verirler.
Biri açmak için kışın gelmesini ve karın yağmasını beklerken
Diğeri o yaz açar.
O gün bugündür, karda açan ve sevgilisini bekleyen çiçeğe “Kardelen”
Sevgilisini yarı yolda bırakan çiçeğe de “Hercai” denilir.
İşte bu yüzden hayırsız sevgiliye “Hercai” diye hitap edilir...
Hakkımda
Bağlantılar
Son Yazılar
Kategoriler
Arkadaşlarım
Linkler
Şablon